Bir süredir işe bisikletle gidip geliyorum. Başta bunu yalnızca trafikten kaçmak için yaptığımı düşünüyordum. Zamanla fark ettim ki asıl kazancım, her sabah aynı fırının önünden geçerken selamlaştığım fırıncı, parkta aynı saatte koşan emekli öğretmen ve mevsimle birlikte rengi değişen çınar ağaçları oldu.
Kent hayatı bize sürekli bir yerden bir yere yetişmeyi öğretiyor. Yolculuklar, varılacak yere ulaşmak için katlanılan boş zamanlar olarak görülüyor. Oysa yürüyerek ya da bisikletle yapılan bir yolculuk, kentle kurduğumuz ilişkinin kendisi olabilir. Bu ilişkiyi fark etmek, kenti yalnızca geçip gidilen bir yer olmaktan çıkarıp yaşanan bir mekâna dönüştürür.
Yavaş kent mümkün mü?
Yavaşlamak yalnızca bireysel bir tercih değil, kent planlamasının da konusu. Gölgeli kaldırımlar, güvenli bisiklet yolları, mahalle içinde oturulabilecek küçük meydanlar, insanların kentte daha sakin bir tempoda hareket etmesini teşvik ediyor. Bu tür düzenlemelerin ekonomik getirisi de var: Yaya trafiği artan sokaklarda küçük esnafın işleri canlanıyor.
Elbette herkesin işine yürüyerek gidebilecek koşulları yok. Ama haftada bir kez kısa bir yolu yürüyerek yapmak, öğle arasında bir bankta oturmak ya da mahalledeki pazara uğramak bile, kentle yeniden tanışmanın küçük adımları olabilir. Bu adımlar, zamanla gündelik ritmimizi ve çevremizdeki insanlarla kurduğumuz bağı da değiştirir.
Bu sabah fırıncı, yeni bir tarifle yaptığı simidi uzattı ve fikrimi sordu. On dakika sohbet ettik. İşe on dakika geç kaldım, ama günün en güzel on dakikası oydu. Belki de kentte yavaşlamak, kaybedilen zaman değil, geri kazanılan bir yaşam parçasıdır. Hepimizin, telaşın arasında kendimize ve komşularımıza ayıracağımız o küçük on dakikalara ihtiyacı var.
Yorumlar 0
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.