Çocukken izlediğim ilk tiyatro oyununu hâlâ hatırlıyorum. Okulun spor salonuna kurulmuş derme çatma bir sahne, perde yerine gerilmiş lacivert bir kumaş ve önümüzde dev gibi görünen oyuncular. Oyunun konusunu unuttum ama ışıklar söndüğünde salonu kaplayan o sessizliği hiç unutmadım. Yıllar sonra bir tiyatro salonunda koltuğuma oturduğumda hâlâ o ilk sessizliği arıyorum.

Sahne, merakın ilk okulu

Kent tiyatrolarının ilçelere götürdüğü gezici temsilleri bu yüzden çok önemsiyorum. Büyük kentin merkezindeki salonlara ulaşamayan pek çok çocuk, bu temsiller sayesinde ilk kez bir oyun izliyor. Bir çocuğun sahnede kendi yaşıtı bir karakterin korkularını, sevinçlerini görmesi, kendi duygularına ad koymasını kolaylaştırıyor. Tiyatro, çocuğa başkasının yerine geçmeyi, empatiyi en doğal yoldan öğretiyor.

Kültür politikalarını çoğu zaman yeni salonlar, büyük festivaller ve görkemli açılışlar üzerinden konuşuyoruz. Oysa asıl yatırım, bir köy okulunun spor salonuna kurulan o küçük sahnede yapılıyor. Bugün orada oyunu izleyen çocuk, yarın kentin tiyatro salonlarını dolduran seyirci olacak. Belki de içlerinden biri, bir gün aynı sahnelerde başka çocuklar için oynayacak.

Bu yüzden gezici temsillerin bütçe kısıntılarında ilk feda edilen kalem olmamasını diliyorum. Bir kentin kültür hayatı, en uzak mahallesindeki çocuğun ulaşabildiği kadar zengindir. Işıklar söndüğünde salonu kaplayan o sessizliği her çocuğun en az bir kez yaşaması gerekiyor. Çünkü o sessizlik, hayal gücünün kapısının aralandığı andır. Ve o kapı bir kez aralandığında bir daha kolay kolay kapanmaz.